🛡️ İftiralar ve Yanıtlar

Şapka Kanunu Nedir? Şapka Kanununa Karşı Gelen Örgütler

25 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen 671 sayılı Kanun ile modernleşme ve kamuda birlik sağlama amacıyla TBMM üyeleri ile kamu görevlilerine şapka takma zorunluluğu getirilmiştir.

Baran Dergisi’nde yer alan yazı incelendiğinde; kışkırtıcı, duygusal ve tarihsel dayanaktan yoksun iddialarla kamuoyunun yanıltılmak istendiği görülmektedir. Yazıdaki asılsız iddiaları ve bu iddiaların tarihsel gerçeklerini sırasıyla ele alalım:

1. İDDİA: "Lozan Antlaşması'nda din, ahlak ve kültür Batı'ya teslim edildi; saltanat ve hilafet Batı'nın emriyle kaldırıldı."

Tarihsel Gerçek:

Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923); I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrasında Türkiye’nin bağımsızlığını, sınırlarını, kapitülasyonların kaldırılmasını ve egemenliğini uluslararası alanda tescil ettiren diplomatik bir zaferdir. Bu antlaşmada Türkiye'nin iç hukukuna, dini yapısına, anayasasına veya kılık kıyafetine dair hiçbir gizli veya açık dayatma ya da madde bulunmamaktadır.

Saltanatın (1 Kasım 1922) ve Hilafetin (3 Mart 1924) kaldırılması; tek kişi/hanedan egemenliğinden milli egemenliğe, cumhuriyet ve millet meclisi esasına geçişin doğal birer iç siyasi dinamiğidir.

2. İDDİA: "Şapka Kanunu ile tüm halka şapka zorunlu kılındı, takmayanlar kafir/suçlu sayılarak idam edildi."

Tarihsel Gerçek:

25 Kasım 1925 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun, yalnızca TBMM üyelerini, memurları ve kamu görevlilerini bağlamaktadır. Sivil halka yönelik genel bir şapka takma zorunluluğu getirilmemiştir. Nitekim 10 Kasım 1938'de Atatürk'ün cenaze töreninde çekilen fotoğraflar ve dönemin kayıtları incelendiğinde, halkın ve kadınların giyim kuşamına ya da başörtüsüne herhangi bir müdahalede bulunulmadığı açıkça görülmektedir.

En çok tartışma konusu yapılan husus, Osmanlı döneminin resmi başlığı olan fes ve sarığın kamusal alandaki kullanımının sınırlandırılmasıdır. Bu adım, Sultan II. Mahmud'un 1829 yılında çıkardığı Kılık Kıyafet Nizamnamesi ile sarığı sınırlandırıp ceket, pantolon ve fesi resmi kıyafet yapmasıyla aynı modernleşme çizgisindedir.

Kanuna aykırılığın yaptırımı, kanun metninde hapis veya para cezası (kabahat) olarak düzenlenmiştir. "Şapka giymediği için" kimseye doğrudan idam cezası verilmemiştir. Dönemdeki idam kararları kılık kıyafetten değil; kanunu bahane ederek rejim aleyhine silahlı isyana kalkışmak, kamu düzenini bozmak ve Takrir-i Sükûn Kanunu'nu ihlal suçlarından verilmiştir.

3. İDDİA: "İskilipli Âtıf Hoca sadece kanundan önce yazdığı 'Frenk Mukallitliği ve Şapka' risalesi yüzünden geçmişe dönük kanunla asıldı."

Tarihsel Gerçek:

İskilipli Âtıf Hoca’nın yargılanmasında yazdığı risale delillerden biri olmakla birlikte, Ankara İstiklal Mahkemesi’nin idam gerekçesi yalnızca kitap basmış olması değildir.

Mahkeme zabıtlarına göre asıl yargılama konusu; Şeyh Sait İsyanı ve şapka hadiseleri döneminde söz konusu risalenin Teali-i İslam Cemiyeti ve muhalif ağlar üzerinden isyan bölgelerine (özellikle Doğu Karadeniz ve Rize hattına) el altından dağıtılarak halkın hükümete ve inkılaplara karşı silahlı/fiili isyana teşvik edilmesidir (Ceza Kanunu’nun 55. maddesi: Teşkilat-ı Esasiye'yi cebren tağyire teşebbüs).

Ayrıca başkanlığını yürüttüğü Teali-i İslam Cemiyeti’nin Millî Mücadele yıllarında Kuvâ-yi Milliye aleyhine hazırladığı ve Yunan uçaklarıyla Anadolu köylerine attırdığı ihanet bildirileri de mahkemede sorgulanmıştır. Tarihsel vesikalar incelendiğinde, meselenin dinî bir hassasiyet değil, vatana ihanet suçlamalarının "mağduriyet söylemi" ardına gizlenmesi olduğu açıkça görülmektedir.

4. İDDİA: "Erzurum, Maraş, Rize, Sivas ve Kayseri'de sadece şapka takmak istemeyen masum Müslüman halk kitleler halinde idam edildi."

Tarihsel Gerçek:

1925 yılı sonundaki hadiseler münferit birer kıyafet itirazı değil; Şeyh Sait İsyanı (Şubat 1925) sonrasındaki hassas ortamda merkezi otoriteyi zaafa uğratmayı hedefleyen organize başkaldırı girişimleridir.

Erzurum: Hükümet Konağı taşlanmış, telgraf hatları kesilmiş ve jandarmaya ateş açılmıştır. Olayların silahlı isyana dönüşmesi sebebiyle bölgede sıkıyönetim ilan edilmiş ve elebaşları yargılanmıştır.

Rize (Potamya): İsyancılar karakolları basmış, jandarma erlerini esir almış ve il merkezine yürümüştür.

Verilen cezalar "şapka takmamaktan" ötürü değil; kamu binalarını basmak, güvenlik güçlerine silah çekmek ve hükümete karşı silahlı ayaklanma başlatmak suçlarından verilmiştir.

5. İDDİA: "Fes kadim ve milli/İslami bir başlıktır; Şapka ile Türk-İslam geleneği yok edildi."

Tarihsel Gerçek:

Fes, Türk-İslam tarihinin kadim bir unsuru değildir. Sultan II. Mahmud döneminde (1829) Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra modernleşme adımı olarak Fas ve Avusturya/Tunus'tan getirilmiştir.

Fes ilk getirildiğinde dönemin muhafazakâr çevreleri fesi "Hristiyan/Frenk başlığı" ve "küfür alameti" sayarak padişaha "Gâvur Padişah" demiştir. Cumhuriyet yönetimi, yaklaşık bir asır önce Batı'dan devralınan fesin yerine çağdaş dünyanın kılık kıyafet normlarını getirmiştir.

6. İDDİA: "5816 Sayılı Kanun, yalan tarihi korumak ve Müslümanları susturmak için çıkarıldı."

Tarihsel Gerçek:

5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun, Tek Parti döneminde değil; çok partili siyasal yaşamda Demokrat Parti (Adnan Menderes) iktidarı döneminde, 25 Temmuz 1951 tarihinde TBMM'de kabul edilmiştir.

Kanunun çıkarılma amacı; Ticani tarikatı gibi radikal grupların ülke genelinde Atatürk büst ve heykellerine yönelik organize fiziki saldırılarını ve kamu barışını bozan eylemlerini engellemektir. Kanun; bilimsel, akademik ve tarihi araştırmaları değil; doğrudan hakaret, küfür ve anıtlara yönelik fiili saldırıları cezalandırmaktadır.

İskilipli Mehmed Âtıf’ın Eylemleri ve Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin İhanet Belgeleri

Günümüzde bazı çevrelerce "şehit" kisvesi altında aklanmaya çalışılan İskilipli Mehmed Âtıf'ın yöneticisi olduğu Teâli-i İslâm Cemiyeti (ilk adıyla Cemiyet-i Müderrisîn), tüzüğünde her ne kadar sosyal yardım ve dini bilgilendirme amacı güttüğünü iddia etse de fiiliyatta işgalci güçlerle ve işbirlikçi İstanbul Hükümeti ile yan yana durmuştur.

İtilaf Devletleri Temsilcilerine Verilen Muhtıra (1919)

İzmir’in işgali (15 Mayıs 1919) sonrasında ve Paris Barış Konferansı görüşmelerinin sürdüğü 1919 yılının ortalarında cemiyet tarafından İngiltere, Fransa, İtalya ve ABD yüksek komiserlerine hitaben bir muhtıra kaleme alınmıştır:

İttihat ve Terakki’ye Suçlama: Cemiyet, Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesini ve yaşanan felaketleri tamamen İttihat ve Terakki Fırkası’nın maceracı yönetimine bağlamış; halkın savaşı istemediğini öne sürerek teslimiyetçi bir dil benimsemiştir.

Kuvâ-yi Milliye’yi Gayrimeşru Gösterme: Anadolu’da filizlenen Millî Mücadele hareketi, İttihatçıların devamı ve bir "isyan/macera" olarak yaftalanmış; İtilaf Devletleri nezdinde Ankara hükümetinin meşruiyeti hedef alınmıştır.

Manda ve Himaye Arayışı: Muhtırada, saltanat ve hilafetin varlığını koruyabilmesi için İtilaf Devletleri’nin (özellikle İngiltere’nin) adalet ve himayesine sığınılmış; açıkça yabancı devletlerin vesayeti talep edilmiştir.

Teslimiyetçi Politika: Silahlı milli direniş reddedilerek büyük devletlerle tam uyumlu ve uysal bir diplomasi yürütülmesi gerektiği savunulmuştur.

Millî Hareket ile Yol Ayrımı: Bu muhtıra, cemiyetin Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki bağımsızlık mücadelesini açıkça karşısına aldığını kanıtlamıştır.

Yunan Uçaklarıyla Atılan İhanet Bildirileri: Muhtıradan sonraki süreçte (Ağustos 1920) cemiyet, Kuvâ-yi Milliyecileri "katli vacip asiler" ilan eden bildiriler hazırlamış ve bu metinler işgalci Yunan uçaklarıyla Anadolu köylerine atılmıştır. Bu faaliyetler, Cumhuriyet döneminde cemiyet yöneticilerinin İstiklâl Mahkemeleri’nde vatana ihanet suçundan yargılanmasının en somut kanıtlarını oluşturmuştur.